Bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslâm dîninin bildirdiği gibi olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere “Velî” denir.

Malum olduğu üzere, dünkü makalemizde de bahsettiğimiz gibi, ondokuzuncu asra kadar Osmânlı medreselerinde, dîn derslerinin yanı sıra, fen dersleri de okutuluyordu. Buralarda aydın dîn ve fen adamları yetişiyordu. Bunlar, bütün dünyâya rehberlik, önderlik ediyorlardı. Maalesef Tanzîmâtçıların, Batılıların bozuk planlarına âlet olarak, fen derslerini Osmânlı medreselerinden kaldırmalarıyla, bu sâhadaki çalışmalar tamâmen durmuş ve Batı, Doğu’yu sür’atle geçmiştir.

14 asır boyunca, Allahü teâlânın sevgisi ile dolu, Peygamber Efendimize tâm tâbi olan, manevî sırlar sâhibi “Âlim” ve “Velî” zâtlar dâimâ bulunmuş ve bunlar, insanların dîn ve dünyâ saâdetine ulaşmaları için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.

Asr-ı Saâdetten günümüze kadar, İslâm coğrafyasının her tarafında, Fâs'tan Hindistân'a; Macaristân ve Balkanlar'dan Orta Asyâ ve Çin'e; Kırım ve Kazân'dan Afrikâ'ya ve Yemen'e kadar “Evliyâ” grubuna giren pek çok İslâm büyüğü gelip geçmiştir.

Bunları belirttikten sonra ifâde edelim ki, bir terim olarak “Velî”; “Sevdiğini Allah için seven ve her işini O'nun rızâsı için yapan, her ân Allahü teâlâ ile bulunan, gafletten uzak ve Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmış kimse” demektir. “Evliyâ” tabîri ise, bu kelimenin çokluk şeklidir; yani “Evliyâ”: “Velîler" demektir.

Başka bir tarifle; bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslâm dîninin bildirdiği gibi olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere “Velî” ve bunun çoğulu olarak “Evliyâ” denir.

İnsanlara doğru yolu göstermeleri, hâl ve hareketleri ile örnek olmaları, evliyânın belli başlı vasıflarındandır. Ayrıca, Allahü teâlânın rızâsı için insanların dertleri ile dertlenmeleri ve fedâkârlıkları onların şânındandır. Onlar, Peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandırlar. Bütün bu “Allah Dostları”, aynı kaynaktan fışkıran nûrları, olduğu gibi gösteren aynalardır. Hangisine baksak, hepsinde aynı nûru görürüz.

Anadolu'da da bunlardan bol miktarda yaşayanlar olmuştur. Tabii ki burada, bütün vilâyetlerimizde meşhur olan ulemâ ve evliyâyı tek tek sayamayız. Bir kısım şehirler vardır ki onlar anıldıkları zaman, hemen oralarda yaşıyan bazı büyük âlim ve velîler hâtıra gelir; bu şehirler âdetâ onlarla özdeşleşmişlerdir. Güzel ülkemizde bu böyle olduğu gibi, İslâm âleminin diğer ülkelerinde de durum böyledir:

Meselâ Türkiye’de Konya denilince, hemen Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hocaları Şems-i Tebrîzî ve Sadreddîn-i Konevî; Kastamonu denilince, Şeyh Şa’bân-ı Velî hatırlanmaktadır. Kırşehir anıldığında, Ahî EvrânNevşehir anıldığı zaman, Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî; Ankara anıldığı zaman ise, Hâcı Bayrâm-ı Velî ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî  hatırlandığı gibi.

Yurt dışında Buhârâ (Özbekistân’da) denilince, İmâm Buhârî ve Şâh-ı NakşibendBağdâd (Irâk’ta) denilince, İmâm-ı A’zam ve Abdülkâdir-i GeylânîSerhend (Hindistân’da) denilince de, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî, oğlu Muhammed Ma’sûm Fârûkî ve onun da oğlu (yani İmâm-ı Rabbânî’nin torunu) Seyfeddîn-i Fârûkî hâtırlanmaktadır. Türkiye’de ve yurt dışında buna benzer misâlleri çoğaltmak mümkündür...