Gezgin Şehmuz geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe
insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına şaşırıp kalmış. Giydikleri
elbiseler eski, yamalı, yırtık pırtıkmış.
Ayaklarında ise birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar bile varmış. Köyler,
kasabalar ve şehirlerdeki evler tek katlı, ahşap yapılarmış. Tarlalar, bağlar,
bahçeler belirli yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla az yer
kaplıyormuş.
Başkente gitmiş. Padişahın sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde, ağaçlar
arasında demişler. Ağaçlığın kenarında atından inmiş. Ağaçların arasından
yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış.

Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın
çevresinde beş altı kişi, ellerinde kazmalarla toprağı kazıyorlar, ekim - dikim
işiyle uğraşıyorlarmış. Yanlarına yaklaşmış:”Kusura kalmayın ağalar, sarayı
burada diye tarif ettiler. Acaba yanlış mı geldim?”diye sormuş.
“Doğru gelmişsin, beyim!.. Bizim padişahın sarayı işte burası”demiş köylülerden
birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.
Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı,
nasıl olur da bu eski binada hüküm sürer?.. Aklına, hayallerine sığdıramamış.
Başı dönmüş, bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş.
Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri arasına almış, düşünceye dalmış.”Vah
bana, vahlar bana. Nasıl oldu da düşünemedim? Onca yoksulluk varken, bu
yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir padişah olacağını.
Çok yerler gördüm, çok insanlar tanıdım. Demek ki tecrübe de bazı durumlarda pek
işe yaramazmış. Neyse, kalk bakalım Şehmuz. Gidelim, görelim şu fakir padişahı,
yoksulluğunun derecesini ölçelim. Etrafında toplananlara:
“Yok bir şeyim. Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek
isterim. Gezgin Şehmuz geldi deyin kendisine”demiş. Oradakiler, sevinçle
birbirlerine bakınmışlar. İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber
vermeye gitmiş.
Gezgin Şehmuz biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta yaşlı padişah kendisini
ayakta karşılamış, gülerek:
“Hoş geldin!.. Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında
anlatılanları can kulağıyla dinlerim. Gittiğin yerlere hareket, bereket
getirirmişsin. Bilgine, sözüne, sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı
zannederdim; pek gençmişsin.”
“Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On
beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti.
Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar dururum. Gezerim, dolaşırım,
sorarım, öğrenirim. Öğrendiklerimi, bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen
yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi
bilgi hamallığı denebilir.”
“Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor,
hiçbir şey de öğrenilemiyor. Neyse yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına
bak..”diyerek padişah Şehmuz'a tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir
sandalyeye oturmuş.
“Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin birçok kasabasını, köyünü
görmüşsündür. Halkımın çok yoksul oluşu, şehirlerde tüccar bulunmayışı,
toprakların büyük kısmının verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir.
Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar?
Halkım kendi karnını doyuramazken elbise mi, ayakkabı mı düşünecek. O boş
gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik.
Sonuç sıfır."
“Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen
cinsten.Killi topraklar geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların
kökleri hava ile temas edemez. Yağan yağmur suları bitkinin köklerine ulaşamaz.
Hava ve su olmayınca da bitkiler yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan
küçük bir bölümü kumlu topraklardır. Kumlu topraklar bazı sebze ve meyvelerin
yetişmesine elverişlidir. Fakat kum oranı biraz fazlacadır.
Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu karışım gübre
ile desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar erimli topraklardır.
Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli
çoğaltılabilir. Ülke insanlarının et ve protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla
ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile
kazanılabilir.
Gezgin Şehmuz'un anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah:
"Aman be Şehmuz, yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın.
Duymadığımız, bilmediğimiz nice şeyler söylersin. Ağzından bal akar. Demek
ziraat işlerinde böylesine metotlar geliştirilmiş.
İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit
kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden temsilciler gelsin.
Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde
öğretsinler. Şu andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini
başlatıyorum”demiş.
Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde Gezgin Şehmuz'un gelişi fakir ülke için
büyük bir şans olmuş. Herkes Gezgin Şehmuz'un anlattıklarını can kulağı ile
dinlemiş. Bilenler bilmeyenlere anlatmış.
Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi
olan killi toprakla karıştırılmış. Hazırlanan tarlalar sürülmüş, gübrelenmiş,
tohumlar atılmış. Su kanalları açılmış. Tarlalar sulanmış. Sonbahar yağmurları
toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş.
Ekim-dikim işleri bittikten sonra uygun yerlerde suni göletler hazırlanmış.
Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok
yerinde başaklar boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya başlamış. Herkes sevinç
içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış.
Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde
otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar
gelişmişler, semizleşmişler.
Ertesi yıl, tarım yapılan topraklar daha da genişletilmiş. Tarlalara yeni
tarlalar katılmış. Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin
insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar.
Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş,
ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler.
Önceleri bu ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar.
Ticaret gelişmeye başlamış.
Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan
halk, ürünlerini parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan,
tuğladan, sağlam, iki üç katlı evler yaptırmaya başlamışlar.
Padişah ise iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük bir saray yaptırmış.
Bu saraya taşınmış. Eski saray Gezgin Şehmuz'un ricası üzerine yıktırılmamış.
Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz'un şu sözleri
yazılmış.
“Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır.
Yok bir tanedir. Bir yok, iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır:
İki olur, üç olur, beş olur.Yok varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun
yokluğunda var olur, varlık olur.”
Gezgin Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz
olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme,
inceleme, araştırma ile çıkar gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları
kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş.
Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden bu değerli
adamın kalması için fazla ısrar etmemişler. Biliyorlardı ki , O, bir gezgindir.
Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin Şehmuz
padişah ile vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını
tutamamış.
Evet. Bir padişah ağlıyormuş.