Bağdat civarlarında bir yerlerde kendi halinde bir garip varmış. Bu adamcağız
cemaate devam etmeye çalışıyor, lâkin çok zorlanıyormuş. Aslında evi mescide
yakınmış ama... Ama arada Dicle olmasa.
Peki köprü mü? İşte onu sormayın, insanı yoracak kadar uzakmış. Hele kısa kış
günleri akşam namazından çıkıp evine varamadan yatsı için dönüyormuş geriye.
Olacak bu ya günlerden birinde hocaefendi tevekkül bahsine girmiş ve elini
kürsüye vura vura demiş ki: “Bir kimse ki Allah’a güvensin su üstünde yürür.
Vallahi de yürür, Billahi de yürür.”
Bizim garip buna çok sevinmiş. Çekmiş besmelesini yürümüş mescide, çekmiş
besmelesini dönmüş evine. O deli Dicle halı kesilmiş. Adamcağız hoca efendiye
öyle çok dua etmiş ama öyle çok dua etmiş ki sormayın. Bu iş hanımının da hoşuna
gitmiş, hatta bir gün “Efendi be” demiş, “Biz bu hocaefendiyi niye yemeğe
çağırmıyoruz?” Adamcağız “He ya” demiş.
Hocaefendi bu samimi çağrıyı kabul etmiş. Namazdan sonra çıkmışlar yola. Hoca
tam köprüye doğru yönelmiş ki, adamcağız önüne geçmiş “Ne gereği var hocam”
demiş, “Çekelim besmelemizi yürüyelim karşıya”
Hoca efendi gülmüş. Önce acı acı, sonra mânâlı mânâlı gülmüş. “Ah!” demiş, “Ah,
bende senin gibi âcâbasız olabilsem.”
Teslimiyetin güzelliği işte.
İşte böyle âcâba bocalaması yaşamayanlardan biri de Yahyâ Baba’dır. Mübarek
Edirne Bayezid Külliyesi’nin aşçılarından biridir. Arkadaşları hoşaf, kebab,
sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır.
Mübarek işe giriştimi ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire
getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu besmele ile suyunu fatihalarla
salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı evliyayı aracı yapar, Allah’tan
bereket arzular.
Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz
derler toparlar Tunca’ya atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında
toplaşırlar.
Kilercinin işi ne “İktisat!” Adam bakar pilav artıyor, pirinci azaltır. Ama
Yahyâ Baba eksilen çuvalları görmezden gelir, bereketi besmelede bilir. Bir kere
bile “Bu pirinç yeter mi?” demez.
Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav da azalma
olmaz. Herkes doyar, Tunca’nın balıkları bile nasibini alırlar. Adamcağız bunu
izah edecek tek kelime bilir: “Keramet!”
Çok dener ve emin olunca Padişah’a çıkar “Bu Yahyâ Baba boş değil sultanım” der,
“hâlbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz”.
Bâyezîd-i Veli gönül ehlidir. Tekkede dergâhta dervişlik yapan çoktur ama tava
tencere, is buhar arasında manevi makamlara yürüyebilen biri tanışmaya değer
olmalıdır. Kilerci ile bir plan yaparlar.
O gün Yahyâ Baba’ya çok az hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her
zamanki gibi okur üfler âlemlerin Rabbi’nden Halil İbrahim bereketi diler.
Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz.
Yahyâ Baba artanları yine yüklenir, Tunca’nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp
balıklara atıyordur ki Padişah ortaya çıkar. “Ne oluyor bre” der, “yoksa devlet
malını israf mı edersin?” Yahyâ Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını
sudan çıkarır “Ayıp olmuyor mu sultanım?” derler, “Koca devletin artığını bize
çok mu görüyorsun?”
Yahyâ Baba öylesine mahçup olur ki anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır,
Allah’a sığınır. Bayezid-ı Veli onun kalkmasını bekler ama meğer ki geçmiş ola.
Mübarek çoktan ruhunu teslim etmiş, kavuşmuştur rahmet-i Rahman’a
Biliyor musunuz veliler kısım kısımdır. Bazılarının veli olduğu aşikardır,
onları cümle âlem tanır. Bazıları ise sırrını kendine saklar. Ama öyle Allah
dostları vardır ki veli olduğunu ne kendi bilir ne de halk bilir. İşte Yahyâ
Baba bunlardan biridir.